Online Nefes Eğitimi

[vc_row][vc_column][vc_video link=”” src=”“https://www.youtube.com/embed/051ArYtEOGQ“” width=”“964“” height=”“721“” frameborder=”“0“”][/vc_column][/vc_row]

Celcelutiye İçerik

CELCELUTİYE EĞİTİMİ

Celcelütiye, Süryânîce “Bedî” demektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (ASM) a Hazret-i Cebrâil (AS) tarafından indirilen ve içinde İsm-i Azam’ı da taşıyan yüksek mânâlar, Hazret-i Ali (K.V) tarafından Celcelûtiye adıyla ve cifir ilmine göre bir çok tarih de düşürülerek Süryânî diliyle nazmedilmiş ve kaside haline getirilmiştir. Yüksek ve tesirli bir duâdır. Bir isimler hazinesidir. Allah’ın rahmetini celb etmesi hasebiyle bir rahmet hazinesi veya bir Cennet hazinesi demek de mümkündür. Allah’ın en büyük ismi olan İsm-i Azam bu duânın içerisinde gizlenmiş olduğundan, bu duâyı okuyarak Allah’a sığınan kimsenin, dünya ve âhiret işlerinde çok kolaylıklar ve bereketler göreceği müjdelenmiştir.

İmam-ı Gazâlî hazretleri nakleder ki:
Cebrâil Aleyhisselâm Peygamber Efendimize (ASM) dedi ki:

-“Yâ Muhammed! Rabb’in sana selam ediyor ve selamın en mükerremini sana tahsis buyuruyor.  Sana bu hediyeyi ihsan buyurdu.”

–  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (ASM):
– “Ey kardeşim Cebrâil! Bu hediye nedir?” dedi.

– Cebrâil Aleyhisselâm:
– “Bu hediye, içinde İsm-i Azam ile en kapsamlı kasem bulunan büyük duâdır.”  diye cevap verdi.

– Peygamber Efendimiz (ASM):
– “Ey kardeşim Cebrâil! Bu duânın adı nedir? Keyfiyeti nasıldır?” diye sordu.

Cebrâil Aleyhisselâm dedi ki:
– “Yâ Muhammed! Bu duânın adı Bedî’dir (Celcelûtiye). İçinde en yüksek kasem ve İsm-i Azam vardır. O İsm-i Azam ki:

1-Arş-ı Alâ’nın kenarına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Allah’ın arşını taşıyan melekler bu arşı kaldıramazlardı!

2-Güneşin kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, güneşin ışığı ve nûru olmazdı!

3-Ay’ın kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, ay ışık veremezdi.

4-Cebrâil Aleyhisselâm’ın kanadına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Hazret-i Cebrâil yer yüzüne inemez, semâya çıkamazdı!

5-Mîkâil Aleyhisselâm’ın başına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı yağmurlar ve damlalar ona itaat etmezlerdi.

6-İsrâfîl Aleyhisselâm’ın alnına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı sur üfleyemezdi.

7-Azrâîl Aleyhisselâm’ın elinin üzerine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, mahlûkâtın canını alamazdı.

8-Yedi kat göklere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı gökler yükselemezdi.

9-Yedi kat yerlere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, yedi kat yerler, şimdi olduğu gibi sâbit olmazdı!

Bu ismi Âdem Aleyhisselâm okumuştur!”

İsm-i Azamı içinde saklayan ve Celcelûtiye’ye kaynaklık eden yüksek mânâların, yeşil bir atlas üzerinde yazılı olarak Cebrâil Aleyhisselâm tarafından Peygamber Efendimiz’e (asm) semâdan indirildiği nakledilir. Hazret-i Ali (k.v) demiştir ki: “Ben Cebrâil’in şahsını gök kuşağı sûretinde gördüm. Sesini işittim. Sahifeyi aldım. Bu isimleri içinde buldum!


CELCELUTİYE  1.AŞAMA EĞİTİM İÇERİĞİ

– Oktavlar ve triatlar ilkesi
– Tevhid anlayışı ile Bismillahirrahmanirrahim ve LailaheillaAllah ilkeleri
– Ruhun şuurlu inşası
– Muhyiddin Arabi ekolü ile nefis ve nefes ilişkisi
– Nefes ile zikir uygulamaları
– Şaman müzikleri ve asanalar ile bedensel ve zihinsel sağıltım
– Vipasana ve kundalini meditasyon uygulamaları
– Ölmeden önce ölüm deneyimi ile Hira’da dönüşüm
– Kün frekans ile eterik ve astral beden sağıltımı
– Çakralar üzerine subliminal frekanslar ile çalışma teknikleri
– Manyetik alanlar, niyet-hareket- bereket ilişkisinde tezahür ettirme sanatı
– Bedenin bilgeliği – karaciğer, bağırsak, sinüs ve eklemleri arındırma yöntemleri
– Blokaj enerjilerden ruh, beden, zihin düzleminde arınma ve korunma yöntemleri
– Kur’an sembolleri ve metafizik objeler ile çalışma – Bedene ve zihine indirgenmesi
– Kadim bilgelik bilinci ile bütüncül şifa yöntemleri
– Soru- cevap ile semboller ilmi ( 2. Aşamaya Hazırlık )

CELCELUTİYE 2.AŞAMA EĞİTİM İÇERİĞİ

– Celcelutiye sembolleri ve nitelikleri
– Huruf-u Mukattalar ile esma tabloları hazırlanışı 
– Esma ve harf frekansı ile uyumlanma
– Şifanın temel nitelikleri, seans nasıl yapılır?
– Celcelutiye kanalına bağlanma, sembol ve objeler ile imajinasyon çalışmaları
– Yaşam ağacı ve bedene yerleştirilmesi, izdüşümleri ve zikirleri
– Celcelutiye esmaları – arapça karşılıkları ve kendi esmanız ile tanışma
– Aura açma, sırlama -semboller, harfler, esmalar ile gece uygulamaları
– Mekan arındırma, şifalandırma ve koruma çalışmaları
– Kur’an ve Celcelutiye ile olumlama (niyet) çalışma ve uygulama yöntemleri
– 4 temel unsur (ateş, hava, su, toprak) ile çalışma
– Metafizik alem kanunları ve duygu, düşünce, enerjiyi yönetebilme sanatı
– İsmi Azam ve Ferdiyet bilincine ulaşma, kullanma yetkinlik kazanma
– 3 temel sûre (Fatiha, İhlas, Ayete’l Kürsi) kudret melekeleri ile imajinasyon çalışması
– Celcelutiye sembolleri, huruf-u mukattalar, harfler ve esmalar ile inisiyasyon
– Kadim sembollerin anlamları ve kullanım sahaları


Amacı Sensin……
Amacı, değişmeyen ve ölümsüz olan bilinci fark edip bu gerçeği şahsında deneyimlemen, elzem ve kaçınılmaz olan ‘Ferdiyet’ bilincini gerçekleştirme projesi… Büyük keşif ve içsel devrimin bilgelik ve cesaret kazandıran yolculuğu…

Aradığın ve beklediğin büyük dönüşümün olmazsa olmaz katalizörü… Arayanın yakalandığı arayış keyif ve lezzet için olduğu oyunun bittiği Şah ve mat düzlemi… Bilgi ve sevgi paylaşımın ötesinde, nefsini bilme bilgeliğinin ölmeden önceki ilk ve son durağı…

Süreçlerinin Farkında Ol!
Celcelutiye’nin bilinci senin sorunlarınla değil; seninle ilgileniyor. Çünkü sen sorunların değilsin. Kendini deneyimlemekten korktuğun için ürettiğin tüm sorunlar sadece yanılsamalarındır.
Her zaman ki gibi sen kendini gerçekleştirmek yerine sorunlarının çözümü ile uğraşıyor ve yeni düğümlerle korku ilizyonunu güçlendiriyorsun.

Kendini gerçekten deneyimlediğinde sorunların hiç bir zaman olmadığını göreceksin.

Güzele Dönüşsün Düşlerin
Kusurlu insan, kusursuzu arar. Kusursuzu nefsinde ararsa, bütün çabaları boşa gider ve zarara uğrar. Ama nefesinde ararsa ahsen-i takvim sırrındaki insanın özü olan o güzel kıvama ulaşmaya yol bulur. Nefs ve nefes arasında bir elif miktarı fark vardır. O elif’i, ene’ye yani benliğe yüklerse yine zarara uğrayanlardan olmuş olur. Ama tevhide ve birliğe yani Allah’a ulaşmak için bir merdiven olarak görürse işte o zaman hakikati örten bütün gölgelerden arınmış olur.

Hiçliğini bilerek, bütün kusur ve noksanlardan beri olana intisap ettikçe mükemmele doğru yol alabilirsin.

“Şems-i Ezelî” ile Tanış!
İç güneşi gördüğümüzde, dışarıdaki her şey önemini yitirir. O zaman zindanlar saray olur; iç saray bulunmuştur… Dilenci olan zihin, bu noktada zekâsı ve sezgisi ile zengin olur. İç zenginlik (cennet) bulunmuştur. Başarı, mutluluk, bolluk ve bereketse bu zenginliğin bir yan ürünüdür. İnsan burada “El Mecîd” esmâsını görür. İçeriden açığa çıkan bu muhteşem yaratım (doğum) ile Allâh’ın şanının yüceliğini, büyüklüğünü seyreder. İçindeki “orijin ben”i bulmak gibidir bu deneyim.

Kişi bu noktada “Samed” esmâsına mazhâr olur. 

Sözler 6. Söz.

Altıncı Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

(“Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi, 9:111.)

Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciği dinle:

Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silah gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…

Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…

Hem de bana satmak ise bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.”

Onlar, şu iltifatı ve fermanı dinledikten sonra o iki adamdan aklı başında olanı dedi:

— Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem bin teşekkür ederim.

Diğeri mağrur, nefsi firavunlaşmış, hodbin, ayyaş, güya ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok. Dedi:

— Yok! Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam…

Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki herkes haline gıpta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, has sarayında saadetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hale giriftar olmuş ki hem herkes ona acıyor hem de “Müstahak!” diyor. Çünkü hatasının neticesi olarak hem saadeti ve mülkü gitmiş hem ceza ve azap çekiyor.

İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise Resul-i Kerîm’dir. Ve o ferman-ı ahkem ise Kur’an-ı Hakîm’dir ki bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi, şu âyetle ilan ediyor:

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”

Sual: Nedir?

Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak.

İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci kâr: Fâni mal, beka bulur. Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zahiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.

İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.

Üçüncü kâr: Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.

Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.

Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Mesela, dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerîm’e satsan o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve azaları kıyas etsen anlarsın ki hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.

Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.

Beşinci kâr: Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.

İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasaret içinde hasarete düşeceksin.

Birinci hasaret: O kadar sevdiğin mal ve evlat ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.

İkinci hasaret: Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.

Üçüncü hasaret: Bütün o kıymettar cihazat-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlahiyeye iftira ve zulmettin.

Dördüncü hasaret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin.

Beşinci hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.

Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat’â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır.

Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.

Vazife ise yalnız, bir asker gibi Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı.

Kusur etse istiğfar etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl, âmin!” demeli ve ona yalvarmalı.

Abdülkâdir Geylanî Hazretleri – Risâletü’l Gavsiyye

[vc_row][vc_column][vc_custom_heading text=”Abdülkâdir Geylanî Hazretleri – Risâletü’l Gavsiyye (İlahî İhsan/Kutsal Bağış)” font_container=”tag:h2|font_size:18|text_align:left|color:%23000000″ google_fonts=”font_family:Open%20Sans%3A300%2C300italic%2Cregular%2Citalic%2C600%2C600italic%2C700%2C700italic%2C800%2C800italic|font_style:700%20bold%20regular%3A700%3Anormal”][/vc_column][/vc_row][vc_row][vc_column width=”5/6″][vc_column_text]

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allah-ü teâlâ bana buyurdu ki:

“Ey Gavs,

Biz mekânın mekânıyız. Bize mekân yoktur. Ve biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır. İnsan yoktur, biz varız ve biz, insanın gayrı değiliz.

İnsanda belirdiğimiz gibi, hiç bir şeyde belirmedik. İnsan bizim bineğimizdir. Diğer yaratıklar ve tüm evren de insanın bineğidir.

Biz ne güzel isteyeniz, insan ne güzel istenendir. İnsan ne güzel binicidir, bütün kâinat ona ne güzel binektir.

İnsan bizim sırrımızdır, biz de insanın sırrıyız. Eğer insan öldükten sonra durumunun ne olacağını bilseydi, dünyada asla dünya yaşamını istemez, her an, “Ya Rabbi, beni öldür, beni öldür” diye yakarırdı.

Mülk, bir ve belirişleri sona erdirici olanın, yani Rabbinindir. Eğer insan bizim indimizde olan mertebesini bilseydi, her nefeste “bugün mülk yalnız benimdir” sözünü söylerdi.

“Yaratıkların hepsi, yaradılış özelliklerine göre amel ve davranışlarda bulunurlar.” Yaradılış özellikleri (fıtrat), ortaya çıkacak belirişlerin (tecellilerin) tohumudur. Bu tohum yaradılışından itibaren, kendine en uygun belirişlerle beslenir, büyür, yeşerir, ta ki yaradılışındaki amaca uygun hizmeti gerçekleştirene dek. “Kuşku yok ki biz, her şeyi kaderle yarattık.”

İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, dili, ayağı, eli ve buna benzer nesi varsa hepsini kendi nefsimiz için kendi nefsimize, yani kendi zatımız (özümüz) ile kendi zatımıza biz belirgin kıldık (izhar ettik). İnsanın yemesi, içmesi, bir iş işlemesi, bir şeye yönelmesi ve bir şeyden uzaklaşması gibi bütün durumlarında biz gizliyiz, onu eyleme iten ve yatıştıran biziz. İnsanda ne belirirse bizim nefsimizdir, bizden ayrı ve gayrı değildir. Ve biz de onun gayrı değiliz.

İnsanı kendi belirişimizin nurundan yarattık. Melekleri de insanın nurundan yarattık.

Uzaklık sahibi nasıl uzaklıktan yakınırsa, yakınlık sahibi de bize yakınlıktan şikayet eder. Sıradan insanları yarattık, cemalimizin (güzelliğimizin) ışığına dayanamadılar. Bizimle aralarına karanlık perdesini koyduk. Seçkin insanları da yarattık, yakınlığımıza dayanamadılar. Onlarla da aramıza nurdan bir perde koyduk.

Değerli veya değersiz ayırımı, deyişleri, yaratılanlar arasında ve onlara göredir. Yaradanın indindeyse (katında) sadece yarattıkları vardır. İnsanlar nefislerine hoş gelen şeyler için iyi, güzel; gelmeyen şeyler için de kötü veya çirkin deyimlerini kullanırlar. Gerçeği bilen kişi için ise yaradılmışlar arasında kesinlikle ayırım yoktur; her yaratılan değerlidir.

İyilik ve kötülük, yaradılanın indindedir. Yaradanın indinde ise hepsi birdir. İnsan, indini; yani bana göre, bence, bana kalırsa gibi başlıklar altında kişisel görüş ve düşünüşlerini terkedip, aslına yönelişi ve kendini Rabb indinde eritişi ölçüsünde ilerler. Bu nedenlerden ötürüdür ki, gerçekleri algılamada (idrakte) olgunluk düzeyine erişmiş kişi, yaratıklarda kusur ya da hata görmez.

Herkes düşünebildiği, kavrayıp algılayabildiği ölçüde eylemlerde bulunur ve sonucunda da, hak ettiği ile karşılaşır.

Her durum ve koşulda, mutlaka, verenden olmağa çalış. Eğer yaratıklarımıza rahmet edip acırsan ve onların hatalarını affedip bağışlarsan, ne mutlu sana.

Sıcak bir günde susuz bir kimse gelip senden su istese ve sende de soğuk su olup, kendini feda etmek pahasına o suyu ona vermezsen, cimrilerin en cimrisinden olursun. Böyle olunca biz, rahmetimizi kullarımızdan nasıl esirgeriz? Oysa biz, kendi nefsimize tanıklık ettik: “Erhamerrahimîn” (acıyanların en acıyarıı, bağışlayanların en bağışlayıcısı) niteliği ile nitelenmiş olduğumuzu, kendi nefsimize tescil ve kaydettik.

Bize “Rabbel Kerîm” ya da “Ya Rabber Rahîm” diye hitab et. Çünkü biz, her kerimden (soylu, cömert) daha kerimiz ve her rahimden (merhametli, acıyan) daha rahîmiz. Bizden kerim ve bizden rahim hiç kimse yoktur; kerem ve rahmet yalnız bizimdir.

Taat (ibadet ve hayırlı iş) sahipleri nimetimizi anarlar, günah sahipleri de rahmetimizi anarlar. Taat sahipleri bereketimize alçalıp zikirde bulunurlar, günah sahipleri de acımamıza alçalıp zikirde bulunurlar. Cennetlik kişiler cennetle, cehennemlik kişiler de cehennemle ve bizimle meşguldürler. Ancak biz cennette belirdikten sonra cennetliklere dostluk ve nimet yoktur, biz cehennemde belirdikten sonra da cehennem halkına yanma, korku ve yalnızlık yoktur. Bizim belirdiğimiz yerde ne cennet kalır, ne cehennem; ne esma yani isimlerimiz, ne sıfatlar, yani niteliklerimiz kalır.

Bizi aracısız olarak, doğrudan doğruya görmek istersen, ne cennete ve cennette olan şeylere bak, ne de cehenneme ve oradaki şeylere. Yalnız bizimle meşgul ol. Çünkü bir kimse bizden başkasıyla meşgul olursa, kıyamet gününde arkadaşı ateş olur.

Bizim cennetlik bazı kullarımız vardır ki, cehennem halkının cehennemden bize sığındıkları gibi, cennet nimetlerinden geçip bize sığınırlar.

Günahkârlar günahlar ile, taat sahipleri de taatleri ile perdelidir. Fakat bunların ötesinde bizim diğer bir topluluğumuz vardır ki, onlar ne günaha kastederter, ne de taate güvenirler. Çünkü biz isyancı kulumuza o günahlardan geçtikten sonra yakınız, bize bağlı kulumuza da, o taatlerden geçtikten sonra yakınız. Ve çünkü hiçbir kimse günahlarla bizden uzak olmadığı gibi, hiçbir kimse de vaadlerle (alâkalarla) bize yakın değildir.

Bizim nebi (peygamber) ve resullerden (habercilerden) başka bir takım kullarımız vardır ki, onların durumundan ne dünya halkı, ne ahiret halkı, ne cennet ehli, ne cehennem ehlinden bir kimse ve ne de bir melek haberli değildir. Onları cennet, cehennem, sevap, günah, huriler, köşkler, gılman ve köleler için de yaratmadık. Her ne kadar tanıyıp bilmese de, onların dünyada varlığına inananlara ne mutlu.

Bizim nazar ve iltifat ettiğimiz gönüle asla yalnızlık gelmez ve ateşte yanıp acı çekmez.

Bize aşık ol, bizim için âşık ol; o aşk biziz. Kalbini ve bütün durumlarını da bizden başkasından uzak kıl.

Aşkın dışını bulup bildiğin zaman, aşktan fânî (yok) olmalısın; çünkü aşk, âşık (seven) ve mâşuk (sevgili) arasında bir perdedir. Âşık, aşktan fena bulduğu (yok olduğu) zaman sevgiliye kavuşur. Gayrından da fânî olmalısın,çünkü aşkın gayrı da seven ve sevilen arasında bir perdedir.

Birlik (vahdet), dille ve sözcüklerle anlatılamayan bir durumdur. Bizi gören kişinin soruya gereksinmesi kalmaz. Bizi görmeyen kişi için de soruların yararı yoktur. Çünkü o, sözde kalmış, sözle perdelenmiştir. Bizi bilmek, görmektir.

Bir kimse bizi bildikten sonra görmeyi isterse, gerçekte görmemiş demektir; perdelidir. Görmeyi, bilmekten farklı sanan kimse, Rabbini görmekten gururdadır.

Buna karşılık, bize kavuşmak isteyen kimse bizim yolumuzda cehdetmeli, yani çaba göstermeli, savaşmalıdır.

“Bizim uğrumuzda mücahede edeni, yollarımızda ilerletip gerçeğe erdiririz.”

“Kendini arıtan kişi mutlaka umduğuna ermiş, kurtuluşa ve mutluluğa kavuşmuştur.”

Savaş ve çaba (mücahede), gözlem ve algı (müşahede) denizlerinden bir denizdir. Balıkları da vâkıflar, yani esrar sahipleridir. Algı denizine girmek isteyen kimseye çaba gereklidir. Çünkü savaş ve çaba, müşahedenin tohumudur. Yani ekip de çaba sahibi olan, algı ve gözlemimize ulaşır.

Bir kimse bizim için çaba sarfederse, ona gözlemimiz vardır; istese de, istemese de. Mücahededen yoksun olan için, müşahedeye yol yoktur. Bizi isteyenlere çaba (cehd) gereklidir.

Kalbi cehde eğilimli olan kula ne mutlu, kalbi şehvetlere eğilimli olan kulun da, vay haline.

Cehdin, yani çabanın amacı, fakirlik ve yoksulluktur. Fakirlik ve yoksulluğu insanın bineği kıldık. O fakirlik ve yoksulluğa binen kimse, eğri yol, ıssız dere ve çöller yürüyüp yorulmadan amacına ulaşır.

Bizim yanımızda fakir, hiçbir şeyi olmayan değil, her şeyde buyruğu olandır. Bir şeyi dileyip olmasını istediği zaman, hemen olur. Fakir, elinde parası, malı ve mülkü olmayan değil, dediği olandır.

Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem buyurmuştur ki: “Fakirlik övüncümdür, iftiharımdır. Ben onunla diğer nebi ve resullere karşı övünürüm.”

Bize kavuşmak isteyenler fakrı, yani boşluğu, yokluğu ve hiçliği arzulasınlar; tüm isteklerinden geçsinler. Hatta bu yolda, istememeyi istemek bile bir istektir. Ve bu bile istenemez. Böylece fakrın fakrına, ondan sonra da fakrın fakrından fakra ersinler. Bu şekilde fakr tamam olunca artık onlar yok, ancak biz varız. O zaman, “sen bundan gaflette (habersiz) idin. İşte senden perdeni kaldırdık” denir. Çünkü, fakirlik (hiçlik, belirmemişlik) tamam olunca, o, Allah’tır. Bizim yememiz fakirlerin yemesidir, içtigimiz de fakirlerin içmesidir.

Fakirlik ateşiyle yanan ve şiddetli yoksulluktan kıvranan kırık kalpli birisini gördüğünde, hemen ona yakınlaş çünkü bizimle onun arasında hiçbir perde yoktur. Sana bağlananlara söyle, fakirlerin duasıni ganimet bilsinler; çünkü onlar bizim indimizdedir, biz de onların indindeyiz. Biz fakirlerleyiz, fakirler de bizimledir. Biz fakirlerin sığınağı, meskeni ve nazargâhıyız.

Hem de dönüşleri bizedir (bizimle olur). Onların dünyadaki görünüşleri, bedenleri, az yemekten, az içmekten; nefsleri, şehvetlerin engelinden; kalpleri kuruntulardan ve ruhları kötülüklerden yanmıştır. Kalplerinde aşırı isteklerden birşey kalmamış, kötü düşünceler tamamen kaybolmuştur.

Bunlar, bizim yüzümüzün ışığıyla (lika nuruyla), beka (kalıcılık) sahipleridir.

Bize yaratıkların en sevgilisi, sağır, dilsiz, kör, şaşkın ve ağlayandır. Bize bakmak istediğinde, bizim gayrımızdan uzak olan hüzünlü bir kalp ara.

Kim bize kavuşmak, vasıl olmak isterse, bizim gayrımız olan herşeyden çıkıp sıyrılmalıdır.

Dünya yokuşundan çık ki, ahiret yokuşuna kavuşasın. Ahiret yokuşundan da çık ki, bize kavuşasın.

Biz, dindarlar yolurıu nefs içinde, ârifler yolunu kalp içinde, vâkıflar (sırları bilenler) yolunu da ruh içinde kıldık. Nefsi de özgürler beldesi kıldık. Bu yüzden “özgürlerin yürekleri, sırların mezarlarıdır” demişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez: Hakikate erenler deniz gibi susarlar, birşeyden haberi olmayanlarsa dalga gibi gürlerler)

Kişi gelenlere sabrettiği zaman kulluk düzeyine, arzularını terkettiği zaman da emrin âlemine yükselir. Çünkü Emir Âleminde ne yemek, ne içmek, ne uyumak; kısacası istekle ve madde ile ilgili olan hiçbir şey yoktur.

Cisimlerden, nefslerden; sonra kalplerden ve ruhlardan; sonra da hüküm ve emirden sıyrıl ki, bize erişesin.

Dıştaki beş duyuyla algılanan fiziksel dünya, (Âlem-i Mülk, Âlem-i  Nâsût) ile, içteki beş duyu ile algılanan ruhsal dünya (Âlem-i Melekût) arasında olan her tavır, şeriat tavrıdır. Tanrı niteliklerinden (sıfatlarından) oluşan ruhsal dünya ile, ululuk dünyası (Âlemi Ceberût) arasında olan her tavır, tarikat tavrıdır. Ululuk dünyası ile birlik dünyası (Vahdet, Âlem-i Lâhüt) arasında olan her tavır da hakikat tavrıdır.

Bizim haremimize girmek istediğinde, ne Mülk’e, ne Melekût’a ve ne de Ceberût’a iltifat etme. Çünkü Mülk, âlimin; Melekût ârifin, Ceberût da vâkıfın (esrar sahibinin) şeytanıdır. Bir kimse bunların birisiyle yetinse, bizim indimizde o, kovulmuşlardandır.

İlim sahibi için bizim indimizde yol, ancak ilmini terkettikten sonradır. İlmin ilmi, ilimden cehildir. Eğer ilmini (güvenir de) terketmezse, o, şeytanın mertebesindedir.

Bizce kullarımızın en erdemlisi ve en sevgilisi, ana-babası ve evlâdı olup da, kalbi onlardan geçmiş olan, yalnız bize bağlı bulunandır. Eğer ana-babası ölse onların ölümüne üzülmez, evlâdı ölse onların ölümüyle de kederlenmez. Böylece o kulumuz bu düzeye vardığında bizim indimizde o, lem yelid ve lem yûled (O, doğmadı, doğurrnadı): “Anasız, babasız ve evlâdsız” makamında olur. Bizim sevgimiz, muhabbetimiz yüzünden ana-babasının ve evlâdının yokluğunu algılamamış kimse, birlik ve teklik (vahdaniyet ve ferdaniyet) lezzetini bulamaz.

Ancak bizim yanımızda ye, iç ve uyu; hâzır (uyanık) bir yürek ve nâzır (gören) bir gözle.

Bizim yanımızda, sıradan kişilerin uykusu gibi uyuma, bizi görürsün. Cismin lezzetlerden, nefsin şehvetlerden ve gönlün kuruntulardan, ruhun kötülüklerden (gönüle ve ruha ansızın inen ters fikirler ve kuruntulardan) uzak olup, zatın (özün) bizim zatımızda (özümüzde) yok olmak suretiyle uyu.

Bizim indimizde erdemli (faziletli) olan eylem, cennet ve cehennem gibi bizim gayrımız olan hiç bir şeyin arzulanmadığı ve yapanın da ondan kaybolduğu (uzak bulunduğu) eylemdir.

Bizim yanımızda daha üstün olan masumluk, tövbe edicilerin masumluğudur.

Bizim indimizde erdemli (efdal) olan tövbe, günah işlemediği halde daima istiğfarda bulunan masumların tövbesidir.

Bizim indimizde erdemİi olan gülme, tövbe edici ağlayanların gülmesidir. Tövbe etmek istediğin zaman, önce nefsinden günaha kasti çıkarmalısın. Sonra da kalbinden günah düşüncelerini çııkarmalısın. O zaman tövbe ettiğinde bize kavuşursun; yoksa alaycılardan olursun.

Bize yakın kişi, günahını bilen kişidir. En büyük günah ise, bireyselliktir. Günahını bilen kişiler, güçsüz ve pişmanlık sahibi kimselerdir; işlerine pişman ve acizdirler. Acz (beceriksizliğinin, güçsüzlüğüniin bilincinde olmak) ışık kaynağıdır, Kibir de karanlıklar, kederler ve günahlar kaynağıdır. Pişman olan kullarımıza iyilik ve cömertliğimizi müjdele; kibirli olan kullarımıza da adalet ve intikamımızı bildir.

Bize yakın olan oruç;, kendisinde bizden başkasının bulunmadığı ve oruçlunun da ondan kaybolduğu (uzak olduğu) oruçtur.

Bize yakın olan namaz, kendisinde bizden başkasının olmadığı ve kılanın da ondan kaybolduğu, uzak olduğu namazdır.

Bizim indimizde, miracı olmayanın namazı yoktur. Ve o, namazdan yoksundur. Zira namazdan yoksun olan, bizim indimizde miracdan yoksun olandır.

Mirac, bizim gayrımız olan herşeyden yükselmektir ve miracın kemâli, doruğu da, mazagalbasarü ve matega: “O’nun gözü sapmadı, kaymadı”nın, dikkatini bizden başka hiçbir şey üzerine yoğunlaştırmamanın sırrıdır.”

[/vc_column_text][/vc_column][vc_column width=”1/6″][vc_btn title=”“İlâhî İhsân“ İndir” color=”danger” i_icon_fontawesome=”fa fa-file-pdf-o” add_icon=”true” link=”url:http%3A%2F%2Fwww.kadimbilgelikokulu.org%2Fwp-content%2Fuploads%2F2018%2F09%2Filahi-ihsan.pdf||target:%20_blank|”][/vc_column][/vc_row]